Şubat 2016, Yenidüzen gazetesinin pazar eki Adres'te yayınlanan mülakat:

 

 

ŞEHİT AİLELERİ VE MALUL GAZİLER DERNEĞİ (Mayıs 2013)

Şehit Aileleri ve Malul Gaziler Derneği'nde düzenlenen törende, babam Yusuf Salih (Kara Yusuf) adına, Güvenlik Kuvvetleri Komutanı tarafından bana madalya takıldı.

 

TÜM GAZETELER, 26/12/2012

BRT'de yapılan resepsiyonda, BRT'ye hizmet verenler plaketle onurlandırıldı. Bu çerçevede, bana da
(Süleyman Ergüçlü), BRT'ye verdiğim hizmetlerden dolayı onur plaketi verildi.

 

TÜM GAZETELER, 24/5/2012

TMT Mücahitler derneği, TMT'nin kurucularından Daniş Karabelen için düzenlenen anma töreninde, bazı TMTcilere
de anı madalyası verdi. Bu çerçevede, babam rahmetli Yusuf Salih (Kara Yusuf)'a da anı madalyası verildi. Madalyayı,
ailem adına ben aldım.

 

--------------------------------------------

KIBRIS GAZETESİ - 19/08/2011

STAR KIBRIS GAZETESİ - 19/08/2011

KIBRIS GAZETESİ - 13/07/2011 - SAYFA 44:

 

 

STAR KIBRIS GAZETESİ - 13/07/2011 - SAYFA 22:

 

 

 

 

STAR KIBRIS GAZETESİ - 23/06/2011 - Sayfa 18:

 

 

 

 

SÜLEYMAN ERGÜÇLܒNÜN SÖZLERİ- ARDA GÜNDÜZ’ÜN ŞARKISI- YASEMİN VE LEFKOŞA HAKKINDA

 

Yenidüzen Gazetesi

Dr. Nazım Beratlı

3/10/2009

 

         Bunca yıldır yazdığım fıkralar, makaleler, kitaplar, denemeler, ya Karadeniz’de sıçraya sıçraya geçen yunus balıklarına bakılarak yazılırdı, havada yanık bir çay kokusu… Veya Lefke’den Akdeniz’in kuzeybatı rüzgârının uçurduğu Akdeniz’i seyrederek yazardım… Havada “yat da öl beee…gömül bu kokulara” dedirten bayıltıcı, turunç çiçeği, Pakistan geceleri, gecetüten, yasemin kokuları arasında…

         Bu okuyacağınız ilk yazımdır ki Lefkoşa’da yazılıyor… Gönyeli Kavşağı’nın orda, yüksek bir apartmanın en üst katından, şehre bakarak yazıyorum ve  şehrin bütünü görünüyor yazı odamdan… Türk mahallesi değil; tümü… Bu yükseklikte belki de aşağıdaki kokuları duymak mümkün değil ama fonda bir müzik: Ben Lefkoşa’yım! Sözler sevgili dostum Süleyman Ergüçlü’ye, müzik ve ses ise canım ciğerim Arda’ya ait… Yasemin kokularından bahsetmiş Süleyman! Hani o “siyasi” bulunan koku var ya, ondan! Lefkoşa’nın ilk serdarının oğlu! Yeni Kıbrıslılar bilmez şimdi, serdar’ın ne olduğunu, TMT’nin Lefkoşa Kaza komutanı… “Lefkoşa benim” diyor,  Ve ağır yasemin kokusu ile tanımlıyor şehri! Politik evet… Sonsuz derecede politik… Ve bu Süleyman, Lefkoşa’dır, evet… Babası TMT’nin ilk komutanı, dedesi, seçilmiş ilk Kıbrıslıtürk lider Ataullah Köroğluzade, eniştesi, Sadrazam Kâmil Paşa… Kim Süleyman’dan daha Osmanlı, hanginiz daha Türk? Hangi babayiğit “Ben Lefkoşa’yım” deyince, “yok sen değilsin de benim Lefkoşa” diyebilir?

         Süleyman Ergüçlü, “ Yasemin kokularını nasıl unutabilirsin?” diyor… Arda da ne güzel okuyor…

         Ve ben, Gönyeli Kavşağı’nda yüksek bir binanın en üst katından Lefkoşa’ya bakıyorum… Uzaklarda bir yerlerde Trodos yolu, sarı bir kehribar tespih gibi uzanmış; arabalar ateş böcekleri gibi… Şurada bir yerde, Kermiya yolu, hemen gerisinde Dereboyu… Başımı sağa çevirince, Mağusa’ya giden yolu görüyorum… Mass halinde şehir ışıklarının sakladığı sokakları, anıtları, camileri, kiliseleri, surları gözüm değil ama kalbim görüyor. Gönyeli Kavşağı’ndaki bu binanın tepesinden bakınca, Lefkoşa’yı değil, bütün Kıbrıs’ı görüyorum aslında… Arşidük Ferdinand’ın “ Şam’dan sonra Orta Doğu’nun en güzel ve Pitoresk şehri” dediği başkentimize bakıyorum bunca yüksekten ve kokular eksik kalıyor, Süleyman’ım… Onu da sen tamamlıyorsun… “Eski yeşil bisikletle gezdiğin yasemin kokularını nasıl unutursun?”

         Sen unutmazsın Süleyman! Çünkü sen, “Lefkoşa” sın… Arabahmet Camii’nin avlusundaki ulu selvilerin altında ebedi uykusunu uyuyan, mezar taşına İngiliz’in kazıdığı yazıdaki “üç defa başvezir, büyük bir adam, büyük bir Türk” Kâmil Paşa’nın yeğeni, seçilmiş ilk Kıbrıslıtürk lider Köroğluzade Hüseyin Ataullah Efendi’nin torunu, Mustafa Kemal’in özel Kalem Müdürü Hikmet Bayur’un akrabası,  ilk Lefkoşa Serdar’ı Kara Yusuf’un oğlu; sen Lefkoşa’sın… Nasıl unutursun yasemin kokusunu… Onu unutan, seni unutmuş olur aslına bakarsan… Seni… Yâni Köroğluzadeler’i… Yâni Kâmil Paşa’yı… Yâni, TMT’yi… TMT’nin tarihini… Kara Yusuf’u… Ama sen nankörsün Süleyman!  Köroğluzadeler, Kâmil Paşa, Kara Yusuf, yasemini sevmek gibi bir nankörlük sahibi bir evlâd yetiştirdiler… Sen nankörsün, sen Lefkoşa’sın… Lefkoşa nankördür…

         Kokularımızdan korkuyorlar, Süleyman… Çiçeklerimizden ürküyorlar… Rüzgârımızdan telaşa kapılıyorlar… Sen, Lefkoşa’sın, evet… Lefkoşa, sensin…

         Şehrimizden, korkuyorlar Süleyman… Bizden korkuyorlar…

         Gönyeli Kavşağı’ndaki bu yüksek binanın en üst katından Lefkoşa’ya bakarak yazacağım artık yazılarımı… Lefkoşa’ya… Yâni Arda’ya… Yâni Süleyman Ergüçlü’ye… Yâni Köroğluzade Hüseyin Ataullah Efendi’ye, Kâmil Paşa’ya…

         Yâni, Kıbrıs’ın bütününe… Yâni, yasemine… Lefkoşa’ya hoş bulduk…

 

Kıbrıs ve Sünnilik 4
Dr. Nazım Beratlı

16/08/2009 - YENİDÜZEN

 

 

Kıbrıs ve Sünnilik 4

 

         Sayın Harid Fedai’den öğrendiğimize göre, bugün ulaşabildiğimiz son Bektaşi Babası, 1790' larda doğup, 1870'li yıllarda ölen, tam bir Bektaşi dervişi olan Mustafa Baba’dır.  Öğrendiğimize göre, Mustafa Baba, yaşı yetmişi geçtikten sonra bile, kahve içer, tütün ve enfiye çeker, üstüne üstlük bir de afyon yutardı.

         Baba, torunundan öğrendiğimize göre, Lefkoşa’nın Korkut Efendi Mahallesi'nda oturmaktaymış. Muhtemelen, burası Korkut Hamamı'nın da bulunduğu, bugün bizim Yediler diye andığımız bölge olup, babanın burada oturması da son derecede akla yakındır.

         Mustafa Baba bir gün, çarşıdan aldığı bir tabak kaymakla evine gitmekteyken, aniden bir fırtına çıkmış ve babanın elindeki tabak, rüzgarın etkisi ile, düşüp kırılmış. Buna çok sinirlenen baba, yandaki demirci dükkanına girdiği gibi, bir parça demir alarak, tekrar sokağa fırlamış. Demiri sallamaya başlayarak, başını havaya kaldırmış ve bağırmaya başlamış:

         " Adam isen bunu kııırrr... Adam isen, bunu kırrr..."

 Baba, bir iftar yemeğine davet edildiğinde, namazı uzun bularak, yarı yolda kalkıp kaçmış. Yine bir iftar yemeğine katılmamasından, oruç tutmadığı anlaşılmış… Kendisine " aşk olsun" diye selam verilir, (selamün aleyküm değil yani)karısı ve kızının canları istedikçe çarşıda dolaşmasını normal karşılarmış. Bunları, torunu Kaytazzade Nazım’dan aktaran, Harid Fedai hocadan öğreniyoruz. Mustafa Baba, Şeyh Nazım-ı Kıbrisi’nin büyük dedesi idi…

         Haşmet Gürkan, Lefkoşa’nın ünlü mekânlarından biri olan, Tanti'nin  Hamamı'nın karşı sokağında Kadiri Tekkesi'nin son yıllara kadar yaşadığını; rahmetli Hizber Hikmetağalar da   adanın son Rufai şeyhinin kendi dedesi olduğunu yazmaktadırlar.

İngiliz yönetiminin adayı devralmasından sonra ilk düzenlemeler, 1882 yılında yapılan yeni Kıbrıs Anayasası ve buna uygun olarak ertesi yıl açılan Kavanin Meclisi ile oldu. 1883 Temmuz ayında, Kıbrıslılar kaydı tutulan ilk genel seçimlerde oy kullandılar. Asıl büyük seçim bölgesi olan Lefkoşa / Girne Seçim Bölgesi'nden, Kâmil Paşa'nın kayınbiraderi Köroğluzade Hüseyin Ataullah Efendi, seçimi kazandı. Bu seçim bölgesinden çıkan milletvekilleri, sonraki yıllarda toplum lideri olarak algılanacaklarına göre, Hüseyin Ataullah Efendi de Kıbrıslı Türkler'in ilk seçilmiş lideridir denilebilir. Arabahmet Mahallesinden, soylu bir Lefkoşa ailesinin oğlu olan, Ataullah Efendi ünlü Lâkadamya Çiftliği'nin de sahibi olup, burada çevre köylüler için açtırdığı fakirhanede kimsesiz yoksullara bakması, çevre köylülere bedava tohumluk, yağ ve un dağıtması, ünlüdür. 1915'te ölen halkımızın bu ilk seçilmiş liderinin bir diğer özelliği ise, ünlü bir Bektaşi olmasıdır. Köroğluzade Hüseyin Ataullah Efendi'nin Muharrem orucunu tutan, geleneklerine bağlı bir Bektaşi olduğunu, bilmeyen yokmuş.  Ve 1883'te, henüz kendilerini " Cezire-ı Kıbrıs'ın Müslüman Ahalisi" diye niteleyen atalarımız, toplum liderliğine onu seçmişler. Lâhavle... Sünni adam, Bektaşi’ye oy verir mi? Bugün bile vermez! Köroğluzade, bir yandan Dr. Süleyman Köroğlu’nun, öte taraftan da Süleyman Ergüçlü’nün dedeleridir…

         Fadıl Niyazi Korkut, anılarında Birinci Dünya Savaşı esnasında Lefkoşa’da geçen çok ilginç bir olaydan söz eder.

         1918 yılı Ramazan ayında bir gün Ayasofya Camii imamı, öğle namazından sonra vaaz ederken, “müftü müçtehid olmalıdır” der. Korkut, bunun Sünnilik ile Şiilik arasındaki en önemli ayırım olduğundan söz ederek, zaten önceden de iki bölüm olan cemaatin, bu söz üzerine kavgaya tutuştuğunu, müftünün bunu işitince, “Atın şunu camiden, kâfir herifin arkasında namaz kılmak caiz değildir” dediğini; cemaatten ve ulemadan Namizade Musa Efendi’nin de “Ben böyle müftünün fetvasına kıçımı silerim” diye karşı saldırıya geçtiğini anlatır. Bu söz üzerine, sonradan müftü olacak Mehmet Ziyai Efendi de Namizade Musa Efendi’ye saldırmış ve dövüş çıkmış! Önemli bir hukukçu, eğitimci ve girişimci olan Musa Efendi’nin, eşinin babasının Karababa Türbesi’nin son türbedarı olduğunu, Karababa’nın da bir Kadiri-Rufai ereni olduğunu da ekleyelim.[1] Merkez camiinin baş imamının meşrebi hakkında, Fadıl Niyazi Korkut, “tasavvufi inançlara bağlı idi” diyor.[2] Öte yandan, bambaşka bir kaynaktan, başka bir bilgi ediniyoruz. Ünlü Kıbrıslı sosyolog Niyazi Berkes, anılarını anlattığı Unutulan Yıllar adlı eserinde, babasının Bektaşi olduğundan bahsediyor.[3] Rahmetli Berkes’in halasının eşi de kim biliyor musunuz? Ayasofya Başimamı! Berkes ve Korkut, ayni yılları anlatıyorlar. Birinci Dünya Savaşı yılları… Buyurun… Memleketin en merkezi camiinin başimamının Bektaşi olduğu, başka bir yer var mı?

Lefkoşa’nın bir başka büyük ailesinden ve belki de Kıbrıslı Türkler’in laikleşme, sekülerleşme kavgasının en başta gelen aktrislerinden olan Hıfsiye Hacıbulgur ise ailesinden bahsederken, dedeleri Hacıbulgur’un, Lefkoşa’da “Hacıbuba” diye anıldığını, ve İstanbul’dan kendisine önerilen müftülük görevini reddettiğini, zira Bektaşi olduğunu anlatıyor.[4] Başka bir kaynaktan öğrendiğimize göre de dede Hacıbulgur, aslen Abohor (Cihangir) köyünden olup, Lefkoşa’daki dükkânında post üzerinde, yanında şarap kabağı ile oturur, ve bir ermiş olarak kabul edilirdi.[5] Anılan dönemin, 20.yy başları olduğu anlaşılıyor. Bir Bektaşi ereni olan “Hacıbuba”, kardeşinin oğlu olan Ahmet Hulûsi Efendi’yi yanına alıp, “ermişlik” konularında eğitmiş. Ahmet Hulûsi Hacıbulgur, ayni zamanda bilinen bir jöntürk ve milliyetçi! Hacıbulgur’un köyündeki Ali Dede Türbesi de bugün bile yerinde duruyor… Hacıbulgurlar da…

         Hacıbulgur’un yakın arkadaşları arasında yer alan, onunla birlikte adada ilk defa fesi atıp şapka giyen, kızlarının başını birlikte açtırıp, onları en iyi okullara göndermekten bir adım geri durmayan yoldaşı da kim, biliyor musunuz? Hakim Raif Efendi![6] Rauf Denktaş’ın babası… Çocukluk anılarını anlattığı Karkot Deresi isimli kitabında sayın Denktaş, yüksek öğrenim için adadan ayrılacağı son gece, en son “allahaısmarladık” ziyaretini, Hacıbulgurlar’ın evine yaptığını anlatıyor.[7] Ayni kitabında, Kıbrıslı Türkler’in Rauf Bey’i, bütün çocukluğu boyunca yatağa gittiğinde, uyumadan babaannesinin yaptığı duayı da yazmış: “ Yattım Allah kalkarım inşallah, kalkmaz isem amentübillah”![8]Alevi Uyku Gülbankı! Rauf Denktaş da bildiğimiz Denktaş işte! “Birinci” cumhurbaşkanı! Oğlu Serdar Denktaş da DP Genel Başkanı…

Yine rahmetli Fadıl Niyazi Korkut, anılarında basmacılık ve debbağlık’ın Kıbrıs Türk “Cemaatının”  “eti ve kemiği mesabesinde” olduğunu, kendi ailesinin de basmacılıktan geldiğini yazar. Tabaklar/ debbağlar, Tabakhane ve çevresindeki Tophane ve Nevbethane mahallerine yerleşmiş, eski eşraf aileleridir ki belki de adaya ilk gelen 5 tabaktan türemişlerdir. Rahmetli Hizber Hoca, 1963’te terketmek zorunda kaldığımız o mahalleleri anlatırken, başkaları yanında, bir de ünlü debbağ’dan bahseder: Debbağ Fellâh İbrahim Efendi… Kendisi Tabak Esnafı Piri’dir… Kaynak elimde… Kendisinin üç oğlu bulunmaktadır: Debbağ Mehmet Efendi, Debbağ Mustafa Efendi ve Tabak Ali Efendi…  Debbağ Mustafa Efendi, babasından sonra mahalle muhtarlığı yapmıştır. Mustafa Efendi’nin, kalabalık bir ailesi vardır. Dördüncü oğlu, Sabit Soyer’dir ki o da ağabeyinden sonra ayni mahallenin muhtarlığını yapmıştır.  1963’ten sonra Tophane mahallesi terkedilmiş, Rum semtinde kalmıştır. Sabit Soyer’in de iki kızı bir oğlu olur. Oğlanın adı, iki dedesine izafeten, Mustafa Ferdi konulur. Bugün Ferdi Sabit Soyer diye anılır… CTP-BG’nin, genel başkanıdır… Birkaç ay evveline kadar da başbakandı… Post onun mu değil mi, bilemem…

         Ve nihayet: Lefkoşa debbağlarının iş merkezi olan Tabakhane Mahallesi’nin hemen dışındaki Millet Bahçası’ndaki Ahi Revan Dede Türbesi de 1572’de adaya gelmeye başlayan bu Türk asıllı esnaf kitlesinin, Kırşehir ile bağlarını da yâni Türkmen olduklarını da açıkca ortaya koyar. Daha kısa bir süre önce, sevgili Dr. Bülent Ali Rıza, ta ABD’den bana gönderdiği bir mailde, çocukluğunda her bayram babası tarafından Ahi Revan Dede Türbesi’ne götürüldüğünü ve ailelerinin atası olan bu dedenin ruhuna dua okuduklarını hatırladığını, yazmaktaydı. Anne tarafından dedesi de Fadıl Niyazi Korkut’tur…

         Arkeolog Sn. Tuncer Bağışkan'dan öğrendiğimize göre, 1930'lara kadar adadaki  ölü gömme adetleri, Kızılbaş adetleridir. Neden? Geçen hafta kimlerin geldiğini yazdım… Türkmenler… Dede Korkut'un Oğuzları, gerçi Müslüman'dırlar ama her fırsatta, "yeyip-içerler"... İçilense, kı­mız falan değil, basbayağı şaraptır. Kazan Beyin Oğlu, Uruz Bey'in Tutsaklığı hikâyesinde, Oğuz beyleri şarap içmekle iken, "kâfirle" sa­vaşa tutuşmak zorunda kalınca, "arı sudan abdest alıp, iki rekât na­maz kılarlar." Yani onlara göre, sarhoşken ibadet etmek, mümkün­dür. Dahası, ünlü Deli Dumrul, canını almaya gelen azrail'den aman dilerken, der ki: “Bire azraîl aman,/Tanrı'nın birliğine yoktur güman.../ Ol dağlarımızda bağlarımız olur,/Ol bağların kara salkımları, üzümleri olur,/ Ol üzümü sıkarlar, al şarabı olur,/Ol şaraptan içen, esrik olur/ Şaraptan içtim, tuymadım... Canımı alma azrail, medet.”  İslâm'ın bu yorumunu günümüzdeki bağnaz çevrelere anlatmak, çok zordur ama, Kıbrıs'ta anlamak için hiç zorlanılmaz. Deli Dumrul'un yaklaşımı, tam Kıbrıslı Türk yaklaşımı olup, görüldü­ğü gibi Kıbrıslı Türk'ün söz konusu tavrının nedeni, Müslümanlığının Kıbrıs adasında yozlaşması değil, ta başından beri, kendine has bir İs­lâm'a, daha doğrusu İslâm'ın Türk yorumuna inanmakta oluşudur. Zaten onun için sürüldü… (Bkz. Geçen haftaki yazılarım) Din kültürü dersine hiç karşı değilim… Bunları da anlatmanız koşuluyla! Yoksa sadece bir “mezheb”i, İslâm diye takdim mi edeceksiniz? Mesele budur! Kimsenin vicdanı bizim emrimizde değil tabii… Ama kimsenin de değil… Herkesin din ve vicdan özgürlüğü var… Saygı gösterecekseniz, ateistler de dahil, hepsine göstereceksiniz ki anlamı olsun! Yoksa ayrıcalık istiyorsunuz, sizden farklı inançları olanları baskı altına almaya çalışıyorsunuz demektir… Neyi görmediniz tarihte sayın Suiçmez? Buyurun aşağıdaki resim de bu dizinin finali olsun…

 

1960’larda Kasaba - Baf’ta bir meyhane! İçkiye başlanmadan duası okunuyor! Efendim? Neyin duası? Bu nasıl Sünni yahu? Resimdekiler’in çoğu hayatta olup, Güzelyurt’ta yaşıyorlar. “Adet” buymuş… Dede Korkut’tayız sanki! Üstünden kalkıp iki rekât da namaz kılacaklar… Ne den bu işe Okday Rifat?

        

 

 


 

 

[1] - Hizber Hikmetağalar. Eski Lefkoşa’da Semtler ve Anılar. s. 31-32 ve 132

[2] - F.N. Korkut. Hatıralar. s.22-23

[3] - age s.30

[4] - Ahmet An. Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler2. s.65. Şadi Kültür ve Sanat Yayınları. Lefkoşa: 2005

[5] - M.Akif. Halkın Sesi Gazetesi. 12.2.1946 tarihli nüsha. Gönderme yapan: A.An. Kıbrıs’ın Yetiştirdiği Değerler1. s.311 Akçağ Yayınları. Ankara :2002.

[6] - Rauf Denktaş. Karkot Deresi s.89. Akdeniz Haber Ajansı Yayınları. Lefkoşa: 1999

[7] - age s. 58

[8] - age s.88

 


Yenidüzen Gazetesi
http://www.yeniduzen.com/

 

 

 

15 Ağustos 2009 tarihli Kıbrıs Gazetesi:

   Gazeteci Süleyman Ergüçlü'nün, kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olan Karpaz’a elektrik götürülmesi konusunda yayınladığı köşe yazılarının bir derlemesi olan “Eşşek Muhabbetleri” isimli kitabı yayınlandı.
   Kapak tasarımını Uğur Kaptanoğlu’nun yaptığı, “Söylem Ajans ve Basın Hizmetleri”nde basılan kitabın kapaktaki tam ismi “Kaybedilen Bir Davanın Hikayesi- Hektor ile Eşşek Muhabbetleri” olarak yer alıyor. Kitapta eşek Hektor ve kaplumbağa Hera ile sembolik konuşmaların da yer aldığı, toplam 36 yazı yer alıyor.
   Ergüçlü, yazıları kitaplaştırıp yayınlama amacını, kitabın önsözünde şöyle özetledi:
   “Bu kitap, 2006-2007 yıllarında, KIBRIS gazetesindeki ‘Platform’ isimli köşemde yayınlanmış Karpaz’la ilgili yazılarımın bir derlemesidir…
   Bu yazılar, o dönemde, hükümetin, tüm tepkileri gözardı ederek Karpaz’ın dağına taşına, Milli Park olarak koruma altına alınması gereken bölgelere, en ilkel şekilde direkler üstünde, tellerle elektrik götürme projesine bir başkaldırıydı…
   Ancak bütün tepkilere rağmen, proje büyük bir vurdumduymazlık içinde süratle gerçekleştirildi…
   Bu kitaptaki yazılar, o dönemde bu projeyi iptal ettirmeyi amaçlıyordu… İlk başta oturup düşündüm… Bana göre bir felaketin başlangıcındaydık ve yazılarla çok etkili mesajlar vermem gerekiyordu… Dolayısıyla değişik bir yöntem seçtim ve Hektor adını verdiğim bir eşekle mektuplaşmaya başladım…
   Bir tür fabl denemesi yapıyordum… Önce, Karpaz’daki özgür eşekleri temsil eden ‘Hektor’ isimli bir eşek karakteri yarattım… Sonra yine, bölgede yapılaşma olursa, Akdeniz’de çok az olan yumurtlama alanlarını kaybedecek olan Caretta Caretta kaplumbağalarını temsilen ‘Hera’ isimli bir kaplumbağa karakteri yarattım… Bir de hayali örgüt yarattım: ‘Karpaz’a Elektrik Götürmeye Andiçmiş Savaşçılar’ (KEGAS)…
   Ve köşemde bu karakterlerle yazışarak konuyu ele aldım… Ama maalesef proje gerçekleşti…
   Bugünün en büyük tehlikesi ise o güzelim bölgenin yapılaşmaya açılmasıdır… Bu kitap da bu yapılaşmaya imza atacakların en azından iki defa düşünmelerini, imza atacak ellerinin titremesini sağlamak amacıyla yayınlanmıştır…”

 

4 Temmuz 2008 tarihli Yenidüzen Gazetesi:

Cenk Mutluyakalı'nın yazısı:

Onca ‘veda’ arasında!


Bizim medyamızda ‘transferler’ genelde ‘maddi’ içerik taşımaz...

Mesela Mehmet Barlas, Türkiye’de...

SABAH grubuna 900 milyar Türk Lirası’na transfer oldu, çok zaman yok.

Her gün yazı yazıyor ama bakalım ‘perde gerisi’nde ne işler başarıyor...

Yoksa onca para, o tek sütuna olur mu?


* * *

 

KIBRIS’tan ayrılarak YeniDÜZEN’e geçtiğimde, “kaç para verdiler” diye soran çok olmuştu.

Utanmıştım...

- “Eski maaşımın üçte birine” demeye...


* * *

 

Bizde, ya ‘idealler’ için olur ayrılık, ya da çoğu zaman ‘tatsızlık’ vardır ortada, ceketi alıp gitmek gerekir...

Ya hızla çarpıp kapıyı, ya da güzellikle...

Ha bir de ‘kapı önüne koymalar’ olur ki, hele de özel medyamızın kaderidir bu...


* * *


Kıbrıs’ın kuzeyinde, kendi çapımızda bir ‘medya imparatorluğu’ varsa, bence Asil Nadir’in KIBRIS’ıdır..

12 yılım geçti, bu mesleğin temellerini orada öğrendim.

Benim dönemimde dört kez değişti yönetim, KIBRIS’ta....

Akpınar gitti, ya Reşat Akar’dı ilk gelen ya da Mesut Günsev, sırasından emin değilim...

İlk değişimde, dal gibi gençtik, yeni çıkmıştı sakallarımız, fazlaca heyecanlı...

Kapı önünde “olmaz böyle şey” diye homurdanan dört beş büyüğümüzü anımsarım, “kabul edemeyiz” deyişlerini.

Bize “girmeyiniz sakın içeri, çalışmayacağız” demişlerdi.

İlk, onlar girdi!..

Ve yaş aldıkça “kral öldü yaşasın yeni kral”ın bir “duvar yazısı”ndan öte “hayat yazısı” olduğunu öğrendik...


* * *


Gazetecilikte en güzeli, “veda” yazabilmektir okura...

“Merhaba”yı herkes yazar da, “veda” yazısıyla ayrılmak, erdemdir...

Süleyman Ergüçlü, 20 senesinde KIBRIS’ı yöneten dört genel yayın yönetmeninden biriydi...
Ayrıldı...

Süleyman abiden ‘soğukkanlı’ düşünebilmeyi öğrendim, kriz anlarında...

Ve herkesin ‘yüzüne’ konuşmayı önce... “Mizahın” en etkili ‘şamar’ olduğunu bir de...

Yolu açık olsun...


* * *


Ve sevgili Hüseyin Ekmekçi, veda etti bize...
Çok ani oldu, sürpriz oldu yani...

Az çok emeğim geçmiştir herhalde; helal olsun....
Ve paylaşımlarına, katkısına, öğretisine teşekkürler binlerce...

Sevgili Hüseyin Ekmekçi ile çalışmak keyifti, bu keyfi, tüm diğer dostlarımız gibi kopmayan bir bağla ve “birbirimizi en iyi anlamanın” bilinciyle sürdüreceğiz, eminim...

Üstelik adamız bir avuç; yarısını da ‘bölmüşler’ zaten; nasılsa, yine kesişir yollarımız...

Hüseyin Ekmekçi, yeni hedefler, idealler ve heyecanlar için ayrıldı...

O’nun da yolu açık olsun.


* * *

Yine medyada olacak, yine önemli sorumluluklar üstlenecek.

Bir ‘alaylı’ arkadaşım daha üstelik...

Nesli tükenmişlerden...

Marifetin duvara diplomalar asmak değil, yaşam duvarına emekle, üretimle, fark yaratma tutkusuyla ışık tutmak olduğunu bilenlerden...


* * *

Bunca ‘veda’ arasında...

Tatil de bitti...
Yeniden, merhaba...
 

 


 

BRT'de yayınlanan Yaşamın İçinden isimli programın

Süleyman Ergüçlü ile ilgili bölümü:

Yaşamın İçinden - Süleyman Ergüçlü

 


 

7 Eylül 2007 tarihli Kıbrıs Gazetesi:

Birinci sayfa:

Orta sayfa:

------------------------------------------------

 

17 Temmuz 2007 tarihinde Yenidüzen gazetesinde yayınlanan yazı

 

--------------------------------------------------------

 

21 Nisan 2007 tarihinde Der Spiegel'de yayınlanan yazı

Mambo im "Club der Verräter"

--------------------------------------------------------

 

13 Şubat 2005

Can Sarvan’ın Süleyman ve Neşe Ergüçlü ile Kıbrıs Gazetesi ve Kıbrıs TV için yaptığı mülakat:

- Uzun yıllar boyunca Cumhurbaşkanı Denktaş'ın politikalarına yakın bir gazeteciyken ardından Rumlarla ortak vatan kurmaya sıcak bakan bir gazeteci kimliğine büründünüz. Bu da kimi çevreler tarafından bilinçli veya bilinçsiz çok keskin bir dönüş olarak nitelendirdi. Siz kendi bakış açınızdaki bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Sayın cumhurbaşkanı ile çok uzun süre birlikte çalıştık, doğrudur. Aynı çizgideydik. 90'lı yılların başlarında bir ayrılma oldu aramızda. Sayın Denktaş'ı desteklememeye başladım. 92 yılında yanılmıyorsam ve o dönemde sayın cumhurbaşkanı çok kızmıştı buna. Hatta benim rahmetli babam TMT'nin kurucularındandı. Dolayısıyla da sayın cumhurbaşkanı ile birlikte çalışıyorlardı, 50'li yıllarında sonlarında. Bana 'Babamın kemiklerini sızlattığımı' söylemişti, kendisine karşı çıktığım için. Neyse bu böyle devam etti ve kopuş 90'lı yılların başında başladı ve daha sonra biliyorsunuz dünya değişti, dünyada ve Türkiye'de büyük değişiklikler meydana geldi. Kıbrıs Türk halkı içinde büyük değişiklikler oldu. Sayın cumhurbaşkanımız maalesef bu değişiklikleri yakalayamadı. Sayın cumhurbaşkanı ile ayrı düştüğümüz en son somut konu, Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili görüşmelerdi. 2001 yılının sonunda 'Dear Glafkos' diye başlayan bir mektup yazmıştı, Glafkos Klerides'e ve kendisini görüşmeye davet etmişti. O dönemde büyük bir umut yaşanıyordu ülkede. Herkes, sağcısı, solcusu, ilericisi, gericisi sayın cumhurbaşkanının bu girişimini destekliyordu. Fakat ondan sonra bu süreç gelişti ve bir anlaşma noktasına gelince sayın cumhurbaşkanı orada 'Hayır. Ben razı değilim. Vazgeçtim. Buna evet diyemem' dedi ve 40 yıldır sürdürdüğü oyun bozanlığa bir yenisini daha ekledi. O noktada, o güne kadar bu barış sürecinde Sayın Denktaş'a destek verenlerin büyük bir bölümü onun yolundan ayrıldı. Dolayısıyla yürünülen yoldan ayrılan ben ve benim gibiler değil, sayın cumhurbaşkanı oldu ve biz o yolda, çözüm için, ülkemize kalıcı barışın gelmesi için çaba sarf etmeye devam ettik ve ediyoruz da halen. Böyle oldu ayrılık. Sayın cumhurbaşkanının şahsına çok büyük saygım vardır. Ama maalesef 45 yıllık bir lider olarak görevini başarıyla noktalayamamıştır.

- Soldan sağa dönen kopuşlara daha sık rastlanır. Ama sağdan sola ya da muhafazakarlıktan liberalizme kayışlara sıkça rastlanmıyor. Siz kişisel anlamda bunu nasıl yaşadınız?

- Özellikle Türkiye'de bir hayli örnek görüyoruz: Solun çok aşırı ucunda olan politikacıların sağın en aşırı ucuna kaydığını görüyoruz. Ben bunu şöyle izah ederim: Ülkemizde son üç yıl içersinde siyasi zemin tamamen yeni bir şekil aldı. Geleneksel anlamda sol veya geleneksel anlamda sağ kavramları anlamlarını yitirdi ve yeni bir anlam kazandı. Bu nedir derseniz bana, ben şu anda bunu tanımlayacak durumda değilim. Ama tahmin ederim önümüzdeki yıllarda düşünürlerimiz, bu konuda kafa yıran teorisyenlerimiz bu konuyu irdeleyecekler ve gerek sağ gerek sol gerekse de yurtseverlik, milliyetçilik gibi kavramlara da oluşan bu yeni dünyada ve bu yeni ortamda kazandıkları yeni tanımları getirecekleridir diye düşünüyorum. Şimdi, şu anda ben kendimi sağdan sola kaymış olarak görmüyorum. Çünkü son üç yıl içinde dediğim gibi geleneksel anlamda sağcı olmak diye bir şey yoktur. Başka bir şeyler vardı ve ben de onu yaşıyordum. Neydi bu: Ülkemizde kalıcı barışın ve çözümün sağlanması. Kıbrıs Türk halkının daha mutlu günlere ulaşması. Bakıyorsunuz bunu geleneksel anlamda, geleneksel tanımda sağcısı da solcusu da çok geniş bir kesim olarak aynı ifadelerle söyleyebiliyor. Ülkenin % 65'i bir araya gelip bir görüşte, Kıbrıs sorunun çözümlenmesi konusunda birleşebiliyor. Bu % 65'e genel bir tanımlama getirmeye çalışırsanız ne sağcıdır ne solcudur. Orada bütün görüşlerin bir kaynaşması var. Dolayısıyla ben içimde belirli bir görüşten koptum ve bir başka görüşe gittim diye bir duygu yaşamadım. O anlattığım süreç içinde gelişti ve şu anda bulunduğum yerde de çok mutluyum.

-Kıbrıs Medya Grubu genel yayın yönetmeni sıfatına sahipken aynı zamanda CTP-BG Lefkoşa milletvekili adayı olmanız medyanın objektifliği tartışmalarını belki gündeme getirmedi ama bu kapı arkalarında söylenmiyor da değil. Bir görüş, bu durum medyanın objektif olma ilkesine tamamıyla ters bulurken, bir diğer görüşte Kıbrıs'ın zaten tarihi bir dönemeçten geçtiğini ve herkesin safını belirlediğini, bu anlamda da konumunuzu çok da rahatsız edici bulmuyor. İlk görüşe cevaben söyleyeceğiniz ne olurdu ya da size ilk milletvekili adaylığı fikri açıldığında bu konuyu düşündünüz mü?

- Tabii ki düşündüm. Kıbrıs gazetesinin, Kıbrıs Medya Grubu'nun benim için çok büyük bir önemi var. Üç çocuğum var, Kıbrıs Medya Grubu da dördüncü çocuğumdur. O kadar bağlıyım. Medyada özellikle son üç yıldır biz tarafsızlık ve objektivite arasında çok büyük sıkıntılar ve büyük sorunlar yaşadık. Son üç yıldır biz taraflıydık. Neydi tarafımız, barışı ve çözümü isteyen güçlere destek veriyorduk. Bunu bütün medya grubu olarak açıkça yapıyorduk. Fakat objektif de davranmamız gerekirdi. Objektif davranma da bu görüşlere karşı olan görüşleri de yansıtmak demekti. Büyük bir ikilem içindeydik ve her gün bunun sıkıntısını yaşayarak geçirdik. Kanaatimce bu üç yılda taraflı davranıyor olmamıza rağmen objektifliğimizi kaybetmedik. Yani her görüşü belli bir ölçüde de olsa yansıtmayı başardık diye düşünüyorum. Bugüne geldiğimizde benim adaylığım ne ölçüde etkiler bunu? Benim adaylığımı etkilememesi için aday olduğum gün gazeteden izine ayrıldım ve gerçek anlamda izine ayrıldım. Bugüne kadar izine ayrıldığımda yine cep telefonum elimde her gün gazeteden rapor alırdım falan. Şimdi ise hiç ilgilenmiyorum. Tamamen oradaki ekip arkadaşlarım yönetiyor gazeteyi, çok da iyi yürütüyorlar ve objektif davrandıklarını da söyleyebilirim. Çünkü gazeteyi, radyoyu ve televizyon yayınlarını her gün takip ediyorum. Akıllı bir denge kurdular. Bizi eleştirenlere şunu söylemek isterim: Dediğiniz gibi bayağı eleştiriler geliyor. Geçtiğimiz günlerde bir anket yayınlandı ve ankette CTP-BG birinci parti olarak görülüyor. 'İşte canım Süleyman Ergüçlü CTP-BG'den adaydır. Uyduruk bir anket yaptırttı ve gazetesinde yayınlattı!' gibi laflar edildi. Tabii ki siz bilirsiniz, medya ile ilgili olanlar bilirler ki bu işler bu kadar basit değil. Kıbrıs Medya Grubu bir transatlantiğe benzer. Bir transatlantik düğmeye bastığınızda durup düğmeye bastığınızda sola, düğmeye bastığınızda sağa dönemez. O kadar kolay değildir. Tamam Süleyman aday oldu, öyleyse Kıbrıs Medya Grubu manipülasyon yapsın şunu yapsın, yapamaz bunu. Kıbrıs gazetesi özellikle halka mal olmuş bir gazetedir. 200 bin nüfuslu bir ülkede 11 bin satan bir gazetenin yöneticileri uykularında dahi rahat edemezler, o sorumluluk altında. Dolayısıyla bunlar ucuz laflardır. Halk ve okuyucular görüyor zaten her gün gazeteyi inceliyorlar, televizyonu seyrediyorlar, herhangi bir yanlışlığın veya basit düşünüşün olmadığı da gözle görülür bir şekilde ortadadır.

- Medya ve siyasi iktidar arasındaki ilişkiler bütün dünyada tartışılıyor hale geldi. Geçenlerde bir kitapta okudum, şöyle diyordu: 'Duvarda asılı olan resimleri analiz etmekle o kadar meşguldük ki duvarın kendisinin satılmış olduğunu fark edemedik'. Bütün dünyada, bir çok insan için medyanın içinde olsun olmasın medya ve siyasi iktidar arasındaki ilişkiler ürkütücüdür ve acaba 'her şey satılık mı?!' sorusu bir çoğumuzun aklına gelir. Romantik kimlikte olan kişiliklerse neresi kim tarafından satın alınmış olursa olsun 'Ben inadına doğru bildiğimin üzerine giderim' diyorlar. Kıbrıs Medya Grubu içersinde bugüne dek yazısı veya röportajı hiçbir şekilde sansüre uğramamış biri olarak ben şimdi size sormak isterim:Siz de hâlâ o kadar romantik misiniz? Hâlâ bu inancı taşıyor musunuz?

- Evet, gururla söylüyorum bunu, kendi kendimle övünüyorum bu konuda: Kolay değildir böyle bir medya grubunun başında olmak. Çünkü bütün güç odakları, askeri, sivili, hükümeti, bürokrasisi bu büyük güçten yararlanmak isterler. Dolayısıyla çeşitli şekillerde temas kurmaya, yaklaşmaya çalışırlar. Ama benim kendimle gurur duyduğum nokta, o mesafeyi çok iyi ayarlamayı bilmemden geçer. Ben bugüne kadar, hiçbir şekilde herhangi bir kesimin bu medya grubunu istismar etmesine, kullanmasına izin vermedim. Hatta bunun bana teklif edilmesine bile ortam yaratmadım. O mesafeyi gayet ciddi şekilde kurdum. Bu arada bütün kesimlerle gayet iyi ilişkilerimizi de sürdürdüm. Ama istismar noktasına geldiğinde dur demesini çok iyi bildim. Tevazuu bir yana bırakırsak ben bu gurubu iyi yönettim bugüne kadar.

- İktidara gelmeden önce CTP-BG Türkiye'den bağımsızlaşma yönünde çok güçlü bir söyleme sahipti. CTP-BG'ye yapılan eleştirilerden biri de CTP'nin iktidara gelmesinden sonra Türkiye'ye bakışının birden değişmesi yönünde. Devlet yönetimine gelince neden böyle söylemeler değişiyor sizce? İşin içine girildiği zaman fark edilen ağır ve acı gerçekler mi var?

- Tabii ki hükümette olmanın verdiği bir takım sorumluluklar var ve söylemlerinizi biraz o sorumluluk çerçevesinde düzenliyorsunuz. Bu faktör var. Fakat karıştırılan ve bazen de bilinçli olarak istismar edilen bir nokta var: 2002 Kasım seçimleri öncesinde Türkiye'de Sayın Bülent Ecevit başbakanlığında bir hükümet vardı. O hükümet, Kıbrıs sorunu diye bir sorun yoktur. Çözümsüzlük çözümdür. Eğer Rumları AB'ye alırlarsa Doğu Akdeniz'de çok sıcak gelişmeler olur gibi bir söylem geliştirmişti. CTP de buna karşı bir söylem geliştiriyordu: Tutulan bu yol doğru değil, sorunu çözmek için çaba harcamamız lazım. Kopenhag zirvesi geliyor orada kesinleşecek Rumların üyeliği. Bir şeyler yapmamız lazım diyordu ve bu Türkiye'deki o günün hükümetine karşı bir söylemdi. Doğru, bu çok açık ve netti. Tahmin ederim ki bugünde sorulsa iki kesim arasında aynı ifadelerle aynı çelişki ortaya çıkar. Fakat Ak Parti iktidara geldikten sonra AKP biz çözüm istiyoruz dedi. Kıbrıs sorunu hemen çözülmelidir. Biz AB'ye girmek istiyoruz. Kıbrıslı Türklerin de bir çözüm sonrasında AB'ye girmesini istiyoruz dedi. Biz Doğu Akdeniz'de barış ve istikrar istiyoruz dedi. Doğal olarak bunlar zaten CTP'nin savunduğu görüşlerdi. CTP'de 'Ben Türkiye düşmanı olacağım!' diye bir düşünce olmadığına göre, doğal olarak söylemleri buna göre düzenlendi. Sayın Talat'ın verdiği bir beyanatla Sayın Erdoğan'nın veya Sayın Gül'ün verdiği beyanat arasında hiçbir fark olmamaya başladı. Ama bu Türkiye'deki iktidarın değişmesinden ve o iktidarın yeni vizyonunun Kıbrıs Türklerinin büyük bir çoğunluğunun vizyonu ile yüzde yüz örtüşmesine dayanır. Dolayısıyla eskiden Türkiye düşmanıydı. Şimdi iktidara geldi, Türkiye ile uyumlu hale geldi gibi bir ifade çok gerçekçi olmaz. O ayrımı yapmak lazım.

- Değişen CTP veya Sayın Talat değil, Türkiye hükümeti diyorsunuz.

- Mutlaka Sayın Talat ve CTP'de de değişimler olmuştur. Çünkü dünya değişmiştir. Türkiye değişmiştir, Kıbrıs Türk halkı değişmiştir. CTP'yi oluşturan Kıbrıs Türk halkının belirli bir kesimidir. Dolayısıyla bu gelişim ve değişim mutlaka CTP'ye de yansımıştır diye düşünüyorum. Ama özünde eski Türkiye hükümeti ile yeni Türkiye hükümetinin vizyon farklılığıdır.

- CTP'de bir söz muhabbetidir gidiyor. AB'ye ve Rumlara dair ne tür sözler veriyor CTP?

- Kıbrıs Türk halkına sözümüz var, ülkemize barışı, çözümü ve refahı getireceğiz. Böyle bir sözümüz var Kıbrıs Türk halkına. Avrupa'ya ve Rumlara da söyleyecek sözümüz var. Rum yönetimine 'Sen barış ve çözüm istemiyorsun. Ama bunu yapmak zorundasın.' diyeceğiz. Onu dünyaya teşhir edeceğiz. Avrupa'ya da söyleyecek sözümüz var: 'Kıbrıs Türkü medeni bir Avrupa topluluğudur. Kıbrıs Rum yönetiminin inatçılığı ve geri kafalılığı yüzünden bir takım haklarından mahrum kalıyor. Buna izin veremezsiniz.' diyeceğiz. Bu söz sözcüğü ile kısaca vermeye çalıştığımız mesaj budur.

- Hayatınızda sıkıntı veren şeyler de oldu: Toplam 21 sene tutukluluğunuzu isteyen davalar okundu hakkınızda. Böyle olaylar yaşadığınız için mi insanlar tarafından biraz mesafeli ve soğuk bulunursunuz?

- Aslında ben insanlara soğuk ve mesafeli gibi görünürüm. Bilmiyorum görüntümden midir nedir. Aslında ben kendimi çok sıcak, çok cana yakın biri olarak görürüm.

- Seçim döneminde ısındınız biraz galiba...

- Hayır. Beni yakından tanıyanlar, benim ne kadar şakacı ne kadar kolay gülebilen ne kadar kolay güldürebilen birisi olduğumu bilir ama o görüntüme yansımıyor demek ki. Yansımıyor bunu biliyorum. Hatta bir de anım var benim. BRT'de çok uzun yıllar önce, televizyon yeni kurulduğu zaman bir TV programı yapıyordum. Arkadaşlarım bana diyordu: 'Yahu Süleyman, lütfen biraz tebessüm et.' Ben de tamam diyordum. Programa çıkıyordum, gayet tebessüm ettiğimi düşünerek programı bitiriyordum. Programdan sonra arkadaşlar ' Yahu biraz tebessüm et' diyorlardı gene. 'Yahu ettim'. 'Ne zaman ettin?!' Geçtim aynanın karşısına tebessüm ettim. Bir baktım ki yüzümde hiçbir değişiklik olmuyor. Tebessümüm görünmesi için biraz abartılı hareketler yaptım. Bilmiyorum aslında olduğumdan daha ciddi, daha ağır başlı, daha mesafeli gibi görünüyorum ama öyle değilimdir.

- AB temsilcileri ve AB milletvekilleri ile aranızın çok iyi olduğu söylenir...

- O konuda bir gazeteci olarak tabii ki hem ülke içindeki hem de uluslararası alandaki siyasetçilerle görüşmek görevimizdir. Bizim Kıbrıs Medya Grubu'nun devreye girmesine kadar öyle bir şey yoktu. Medyanın bütün dünyası Saray önü, hadi belemediniz Ankara'dan ibaretti. Biz bunu biraz değiştirdik. New York'ta bir görüşme varsa New York'a gittik. Brüksel'de bir çalışma varsa oraya gittik. Londra'ya Paris'e gittik. Bu temasların büyük bir bölümü de ben yürüttüm. Dolayısıyla o toplulukla bir temasım oluştu. Buradaki yabancı Büyükelçilerle tanışma fırsatım oldu. Onlarla bu iyi ilişkilerimi sürdürdüm. Gazeteci olarak bunun gerekli olduğunu düşünüyordum. Hatta bir ara üzülüyordum. Şöyle bir durum vardı: Amerikan büyükelçisi bana ilk ismimle hitap ederken Türkiye büyükelçisi 'Yahu hani o Kıbrıs gazetesinde çalışan bir gazeteci var' gibi oluyordu. Tabii şimdi Aydan Bey'in gelmesi ile bunun değişeceğini düşünüyorum. Çünkü Aydan Bey gerçekten çok değerli ve Kıbrıs'la ilgili bit diplomat. Yabancılara dönersek, mesleğim icabı belki lisan bilmem de bir avantaj orada, böyle dostluklar kurdum ve yürüttüm. Halen de yürütüyorum.

- Milletvekili olduğunuz takdirde bu ilişkiler fayda kazandıracaktır topluma herhalde.

- Mutlaka. Bu ilişkiler bir siyasetçi olursam bana değil ülkemize faydası olacak. Gerçi gazeteci olarak da öyle oldu. Çünkü yabancıların büyük bir bölümü ile mülakatlar yaptım. Bunları gerek televizyonda gerek gazetede yayınladık. Faydalı oldu diye düşünüyorum. Bu ilişkiler her zaman yararlı olur.

- Sizin için diyorlar ki 'O ne Denktaş'tan korkar ne askerden. Ama eşinden çekinir!' Var mı böyle bir şey?

- Benim hayatımda korkuya dayalı hiçbir ilişkim olmadı. Ne Sayın Denktaş'la ne askerlerle ve komutanlarla. Hatta çok iyi ilişkilerim oldu. Gerçi şu andaki komuta kademesiyle pek bir yakınlığımız yok ama gerekmediği için yok. Gerekirse mutlaka olur. Saygıya dayalı bir ilişki oldu hep. Meslek hayatımda, hep bir prensip izledim bu gibi ilişkilerde: Cumhurbaşkanlığı cumhurbaşkanlığı yapar. Asker askerlik yapar. Gazeteci de gazetecilik yapar. Asker gazeteciliğe soyunmaz. Gazeteci askerliğe soyunmaz. Cumhurbaşkanı gazeteciliğe soyunmaz ki çok teşebbüs eder sayın Cumhurbaşkanımız. Gazeteci de Cumhurbaşkanının işine karışmaz. Bu prensipten hareket ederseniz herkes rahat eder. Belki çok hoşlanmazlar ama herkes rahat eder. Ben siyaset adamlarına da çok yakın zamanlarda da oldu: 'Yahu Süleyman Bey falan haberi yayınladınız. Keşke yayınlamasaydınız, bizi rahatsız etti' gibi yakınmalar geldi. Ben de biz yazmamız gerekeni yazacağız. Ne yazacağımıza da biz karar vereceğiz. Siz de bundan rahatsız olacaksanız rahatsız olacaksınız. Dostluğumuz yine devam edecek. Yaklaşımında bulundum. Dolayısıyla korkuya dayalı hiçbir ilişkim olmadı benim hayatta. Eşimle ilişkimiz tamamen sevgiye ve saygıya dayanır. Evin patronu odur. Mali işlerin tümü ondan sorulur. Bu sevgi ve saygıya, teslim olarak ulaştık diyebiliriz.

- Sevgililer Günü'nün ne amaçla ortaya çıkartıldığı belli. Benim böyle pek hoşuma gitmediği için size tersinden bir soru sorayım: Eşiniz Neşe Hanım'la tartıştığınızda nasıl tavır koyarsınız?

- İki türlü tepkim olur benim: Bir, alttan almak. İkincisi bazen sessiz kalarak tepkimi göstermek.

- En rahatsız edici olan da odur kadınlar için biliyor musunuz? Sessiz sinir savaşı!

- Onu bazen yaparım ben. Fakat tartışırız. Tartışma tabii ki olur her evde olduğu gibi. Ama bu tartışmalar hiçbir zaman büyümez. Sesimi yükselttiğim bir örnek yoktur herhalde.

- Neşe Hanım'a da ayrıca soracağım bunları. Bakalım gerçekten de sesiniz yükselmiyor mu?!

Evde hiç ütü yaptınız mı?

- Evde hayır. Bugüne dek hiç ütü yapmadım. Ama ben çok yetenekli bir ütücüyüm. İngiltere'de okurken, ben fakir bir ailenin çocuğuyum, çalışmak da durumundaydım aynı zamanda ve bir konfeksiyon fabrikasında ütücülük yapıyordum. Gururla söylerim: Makineden yeni çıkmış pantolonlara hani o ilk çizgi oluşur ya, çok önemlidir o çizgiyi oluşturmak, o çizgiyi ben atardım ütüyle. İki yıl boyunca çok ütü yaptım ve güzel ütü yaptım dediğim gibi. Ama evde yapmıyorum.

- Halbuki ev içi iş bölümünde ütü size kalmalıydı. Madem profesyonel olarak da ütü yapmasını çok iyi biliyorsunuz...

- Aleyhime olabilecek bir şey söyleyeceğim: Biraz Osmanlıyım ben bu gibi işlerde.

- Hah tamam işte! Şimdi anlaşılıyor...

- Ama bir de gerçekten de mesleğim de izin vermiyor buna. Gazetede o kadar yoğun çalışıyorum ki. Mesleğim de izin vermiyor buna. Eşimde zaten öyle bir beklenti içersinde değil.

Süleyman ERGÜÇLÜ'nün eşi Neşe ERGÜÇLÜ'nün gözünden 'Süleyman'

'Süleyman çok sakin bir insandır. Hoş görüsü çok yüksek bir insandır. Çıtaları normal insanlara göre biraz daha yukarıdadır. Dolayısıyla bağıran ben olurum. Yani ben daha asabiyim. Daha kolay kızarım. Daha kolay tepki gösteririm. Ama Süleyman öyle değil. Her zaman yatıştırıcıdır ve çok sakin bir insandır. Hoşgörüsü de çok fazladır'

' Mutfağa girer ama. Evdeki işlerle ilgili değildir ama mutfağa girmeyi sever. Ben de ona yamaklık yaparım arkasından. Çünkü güzel yemekler yapar ama mutfağı batırır'

- Neşe Hanım, bir meslektaşımız olarak siz nasıl değerlendiriyorsunuz Süleyman Bey'i? Bizim açımızdan biraz zor bir insandır kendisi, çekindiğimiz biridir.

- Evet. Kendisinin de bahsettiği gibi çok ciddi görünür. Çok sert görünür ama aslında öyle değildir. Çok güzel esprileri vardır. Çok güzel konuşur. Benim için şahsen hiçbir zaman sorun olmadı. Biz zamanlar çok kısa bir dönem, benim de müdürümdü. Ama çok sıcaktı. Küçük bir gruptuk gazetenin kurulduğu sıralarda, ortamımız çok sıcaktı. Çok sempatiktir aslında. Çok da güldürür bizi. Dıştan bakılınca biraz sert görünür ama öyle değildir.

- Sizin için nasıl olacak milletvekili eşi olursanız? Gazeteci eşi olarak basından biri olarak hareketleriniz kısıtlanmayacak mı?

- Hayatımda çok büyük değişiklikler olacağına inanmıyorum. Çünkü zaten Süleyman, çok geniş bir çevresi olan, yabancılarla da sürekli temas halinde olan ve yıllardır çok yoğun çalışan bir insandı. Bizim hayatımız hep zor oldu. Biz her akşam sofrada buluşmadık mesela veya Süleyman hep bizim yanımızda olmadı. Evde ben daha aktif ve etkinsem hep bundan kaynaklandı. Süleyman sürekli yurtdışında oldu, evin dışında oldu, yemeğini bizimle yemedi. İşi çok önce geldi hep, sonra biz geldik. Hatta bizim bir anımız bile var: Kızımız ilkokul 1'e gittiği zaman, çok minik olmasına karşın, bir kompozisyon yazdı ve okuldaki hocaların dikkatini çekmişti. Babasını şikayet etti. İşte babam çok geç geliyor. Ben uyuyorum, babam haber izliyor. Görüşemiyoruz. Sabah ben okula gidiyorum, babam uyuyor. Dolayısıyla daha aktif bir yaşam ancak bundan biraz daha aktif olur diye düşünüyorum. Bu da beni çok etkilemez. Çünkü ben her işimi kendim yapmaya alıştım. Kızımla birbirimize yetiyoruz. Hatta Süleyman'ı da idare ediyoruz. Çok büyük değişiklikler olacağına inanmıyorum hayatımızda. Politikaya her zaman yatkın oldu, Süleyman. Meslek açsından da hep Kıbrıs sorunu ile ilgilendi. Politika da hep evimizde ve sohbetlerimizde oldu. Onun için bizi rahatsız edeceğini düşünmüyorum.

- Aranızdaki tartışmalar sonucunda siz neler yaşarsınız?

- Süleyman çok sakin bir insandır. Hoş görüsü çok yüksek bir insandır. Çıtaları normal insanlara göre biraz daha yukarıdadır. Dolayısıyla bağıran ben olurum. Yani ben daha asabiyim. Daha kolay kızarım. Daha kolay tepki gösteririm. Ama Süleyman öyle değil. Her zaman yatıştırıcıdır ve çok sakin bir insandır. Hoşgörüsü de çok fazladır. Onun için alttan almayı tercih eder. Ben söylenirim, daha hırçın kalırım. Ama sonunda Süleyman sakin olduğu için ben de sakinlerim.

- Evde ütü yapmadığı için arada kızdığınız oluyor mu kendisine?

- Yok. Kızmıyorum. Çünkü evliliğimizin 14. yılına girdik ve evliliğimizde hiç öyle bir şey olmadı. Başından itibaren her şey bana aitti. Süleyman çok yoğundu. Gazetenin kuruluş yılları idi bizim evlendiğimizde. O zaman daha da yoğun çalışıyordu. Bir dönem evi otel gibi kullandığımızı hatırlıyorum. Mutfağa girer ama. Evdeki işlerle ilgili değildir ama mutfağa girmeyi sever. Ben de ona yamaklık yaparım arkasından. Çünkü güzel yemekler yapar ama mutfağı batırır.

- Süleyman Bey milletvekili seçilirse, siz de havalanacak mısınız?!

- Hayır. Benim karakterime de yapıma da uymaz. Zaten Süleyman şu anda da çok üst düzey bir görevde. Ben hiç öyle olmadım. Demin de söylediğim gibi milletvekili eşi olunca da yaşamımda da bende de hiç bir değişim olmaz. Ben kendi kararlarımı vermeyi sever ve tercih ederim. Süleyman da hiçbir zaman karışıp müdahale etmez zaten. Belki biraz daha hareketli oluruz ama ne kişiliklerimizde ne yaşam tarzımızda ne de bizde değişim olmaz.

----------------------------------------------

Kıbrıs Gazetesi

3 Haziran 2004

Manşet:

Gazetecilere dava açılmasına tepkiler çığ gibi büyüyor. Statüko'nun, basını sindirmeye ve baskı altına almaya yönelik bu tür çağ dışı girişimlerine toplumun her kesiminden tepki yağıyor

Büyük öfke, büyük tepki

HÜKÜMETİM ADINA GAZETECİLERDEN ÖZÜR DİLİYORUM: Başbakan Mehmet Ali Talat, gazeteciler aleyhine getirilen davaların kendisinden habersiz açıldığını belirterek, sert tepki gösterdi. "Kıbrıs Türk halkının dünyada kabul görmesinden rahatsızlık duyan çevreler, basınımız üzerinde yeniden baskı kurmaya çalışıyorlar" diyen Talat, "Dava açılan gazetecilerden hükümetim adına özür diliyorum" dedi. Talat, bu açıklamasıyla gazetecilerden özür dileyen ilk başbakan oluyor

SKANDAL VE YÜZKARASI: BDH Başkanı Mustafa Akıncı, gazetecilere dava açılmasını "skandal" ve "yüzkarası" olarak niteledi. Asıl suçlunun "Cumhurbaşkanı Denktaş ve onun gibi davrananlar" olduğunu belirten Akıncı, yapılanların AB yolunda ilerlemek üzere tavır belirleyen topluma karşı saygısızlık olduğunu belirtti

BASKININ HER ŞEKLİNE KARŞIYIZ: Ticaret Odası Başkanı Ali Erel, Ticaret Odası'nın, baskının her şekline karşı olduğuna dikkat çekerek, "Hele halkın duygu ve düşünceleri ile çözüm ve AB üyeliği yönündeki istemine tercüman olan gazetecilerin hapislik cezası istemiyle Askeri Mahkeme'de yargılanmasını asla tasvip etmemektedir" dedi. Erel, ülkede yaşanan baskılara son vermek, demokrasinin yerleşmesini sağlamak, daha iyi bir yaşam ve AB standartlarını yakalamak için milletvekillerini göreve çağırdı

KÖHNE ZİHNİYET: KTAMS Genel Sekreteri Ahmet Kaptan, dün yaptığı açıklamada, "bilim ve aydınlanma çağında gazetecilere düşüncelerinden dolayı dava okuyan köhne zihniyeti" kınadı. Kaptan, hükümet ve meclisi, düşünceyi suç sayan antidemokratik yasaları ivedilikle kaldırılmak için göreve çağırdı

KARŞILARINDA HALK VARDIR: DAÜ Birlik ve Dayanışma Sendikası: "Ülkemizde yapılan referandum sonrası gerekli mesajları almayan bazı çevrelerin basını hedef alan bombalama olaylarından sonra yüce yargıyı kullanarak özgür düşüncenin önüne geçmek istediğini üzülerek görmekteyiz. Toplumumuzun çözüm ve AB mücadelesine karşı yürütülmeye çalışılan bu tür 'düşünceyi hapsetmeyi' amaçlayan girişimler karşılarında Kıbrıs Türk halkını bulacaklardır"

 

Çözüm ve AB mücadelesinde Kıbrıs Türk halkının istenci doğrultusunda yayın yapan gazete ve gazetecilere yönelik onlarca yıllık hapis istemiyle açılan davalara tepkiler çığ gibi büyüyor. Statükonun, basını sindirmeye ve baskı altına almaya yönelik bu tür çağdışı girişimlerine toplumun her kesiminden öfke yağıyor. 25 Mart 2003'te Doğancı'da yapılan "sembolik referandum" ve polis müdahalesiyle ilgili yayınlarından dolayı aylar sonra Askeri Mahkeme'de yargılanmak üzere aleyhlerinde dava açılan gazetecilerin, onlarca yıl hapsi isteniyor.

Gazeteciler aleyhine açılan davalara Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği ve Basın Emekçiler Sendikası'ndan (Basın Sen) sonra dün de Başbakan Mehmet Ali Talat ile Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) Genel Başkanı Mustafa Akıncı, Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası (KTAMS), Kıbrıs Türk Ticaret Odası Başkanı Ali Erel ve DAÜ Birlik ve Dayanışma Sendikası'ndan sert tepki geldi.

Başbakan Mehmet Ali Talat, açılan davalardan kendisinin haberi olmadığını belirterek, bu davaların derhal durdurulmasını istediğini söyledi. Talat, aleyhine dava getirilen gazetecilerden hükümeti adına özür diledi. Talat, bu açıklamasıyla gazetecilerden özür dileyen ilk başbakan oldu.

BDH Başkanı Mustafa Akıncı da, gazetecilere dava açılmasını "skandal" ve "yüzkarası" olarak niteledi. Asıl suçlunun "Cumhurbaşkanı Denktaş ve onun gibi davrananlar" olduğunu belirten Akıncı, yapılanların AB yolunda ilerlemek üzere tavır belirleyen topluma karşı saygısızlık olduğunu belirtti.

Hatırlanacağı gibi 25 Mart 2003'te Doğancı'da yapılan "sembolik referandum" ve polis müdahalesiyle ilgili yazılarından dolayı KIBRIS Medya Grubu Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Ergüçlü, yazı işleri müdürü Başaran Düzgün ve köşe yazarı Hasan Hastürer aleyhine aylar sonra dava açılmıştı. Düzgün'e 10 yıl, Hastürer'e 11 yıl, Ergüçlü'ye de 21 yıl hapislik istemiyle ithamname okunmuştu. Aynı dönemde Ortam Gazetesi aleyhine de dava getirilmişti.

Ancak davalar bununla da kalmayarak daha ileriye götürüldü ve önceki gün AN Graphics (KIBRIS) Ltd'e yönelik ithamlar, AN-Graphics (KIBRIS) Ltd Genel Sekreteri Fehim Nevzat'a tebliğ edildi. Nevzat'ın da toplam 21 yıl hapsi isteniyor. Aynı şekilde Ortam Gazetesi aleyhine açılan davalara da yenileri eklendi. Bu davalarla birlikte Ortam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Davulcu'nun toplam 88 yıl hapis yapması talep ediliyor.

Talat: Davalar haberim olmadan açıldı

Başbakan Mehmet Ali Talat, Doğancı'da 25 Mart 2003'te düzenlenen referandum eylemiyle ilgili olarak basın mensuplarına yeniden dava açılmasına sert tepki gösterdi. "Herhalde Kıbrıs Türk halkının dünyada kabul görmesinden rahatsızlık duyan çevreler, basınımız üzerinde yeniden baskı kurmaya çalışıyorlar" diyen Başbakan Mehmet Ali Talat, davaların kendisinden habersiz açıldığını açıkladı. Olayı öğrenir öğrenmez polis genel müdürü ve başsavcıyı arayarak davaların derhal durdurulmasını istediğini vurgulayan Talat, "Dava açılan gazetecilerden hükümetim adına özür diliyorum" dedi.

Bu yöndeki açıklamayı dün sabah İstanbul'a gitmeden önce yapan Başbakan Talat, Doğancı'da gerçekleştirilen ve kendisinin de öncülük ettiği sembolik referandumla ilgili olarak gazetecilere yeniden dava okunmasının komik kaldığını belirterek, sembolik olanın değil gerçek olan referandumun da yapılıp bittiğine işaret etti. "Herhalde Kıbrıs Türk halkının dünyada kabul görmesinden rahatsızlık duyan çevreler basınımız üzerinde yeniden baskı kurmaya çalışıyorlar" diyen Talat, davada gazetecileri aşağılayan suçlamaların yer aldığına da dikkati çekti.

Talat, "Bu yapılmaması gerekirdi. En azından başbakan olarak benim bilgilendirilmem gerekirdi. Konuyu öğrenir öğrenmez polis genel müdürü ve başsavcıyı arayarak davaların derhal durdurulmasını istedim. Daha fazla gazeteciye dava okunacaktı ama şimdilik durduruldu" şeklinde konuştu.

İnsan Hakları Mahkemesi'nde bir dizi temaslarının olacağı, Dipkarpaz'da Rumlara ortaokul açılacağı, kayıp şahıslarla ilgili bazı adımların atılmakta olduğu bir dönemde, Kıbrıs Türkü'nü insan haklarıyla ilgili suçlamalara maruz bırakacak bu davranışın çağdışı olduğunu vurgulayan Başbakan Talat, "Bu gibi durumların olmayacağı koşulları yaratmak zorundayız. İstanbul'dan döner dönmez gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için harekete geçeceğiz. Bu vesileyle dava açılan gazetecilerden de hükümetim adına özür diliyorum" diyerek sözlerini tamamladı.

Akıncı: Gazetecilere açılan davalar skandal

Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) Genel Başkanı Mustafa Akıncı, gazetecilere dava açılmasının skandal ve yüz karası uygulamalar olduğunu belirtti.

BDH Basın Bürosu'ndan yapılan açıklamaya göre Mustafa Akıncı, Doğancı'da yapılanın Kıbrıs Türk halkının referandum hakkının gasp edilmesine karşı bir protesto eylemi olduğunu kaydederek, yüzde 65 evet çıkan gerçek referandumun ardından Doğancı'da yapılan sembolik referandum için dava açılmasını anlamsız bulduğunu vurguladı.

Asıl suçlunun "Cumhurbaşkanı Denktaş ve onun gibi davrananlar" olduğunu belirten Akıncı, yapılanların AB yolunda ilerlemek üzere tavır belirleyen topluma karşı saygısızlık olduğunu kaydetti.

Erel: Ticaret Odası, baskının her şekline karşıdır

Kıbrıs Türk Ticaret Odası (KTTO) Başkanı Erel, ülkede demokrasiyi yerleştirmek ve AB normlarını yakalamak için milletvekillerini göreve çağırdı.

Ali Erel, halkın duygu ve düşünceleri ile çözüm ve AB üyeliği yönündeki kararlılığına tercüman olan gazetecilerin, hapislik cezası ile Askeri Mahkeme'de yargılanmak istenmesini tasvip etmediğini söyledi.

Ticaret Odası Başkanı Ali Erel, Doğancı köyünde 25 Mart 2003 tarihinde sembolik olarak yapılan referandumda meydana gelen olayları halkın bilgisine getiren gazetecilerin, hapislik istemiyle baskı altında tutulmasını protesto etti.

Ticaret Odası'nın baskının her şekline karşı olduğunu söyleyen Ali Erel, konuyla ilgili yayınladığı mesajda şöyle dedi:

"Kıbrıs Türk Ticaret Odası, baskının her şekline karşıdır. Hele halkın duygu ve düşünceleri ile çözüm ve AB üyeliği yönündeki istemine tercüman olan gazetecilerin hapislik cezası istemiyle Askeri Mahkemede yargılanmasını asla tasvip etmemektedir. 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandumda halkımızın yüzde 65'i çözüm ve AB üyeliği için olumlu oy kullanırken, ülkedeki statükonun da son bulmasını ve ülkeye AB standardının gelmesini istemiştir. Hal böyle iken, bir yılı aşkın bir süre önce Doğancı köyünde yapılan sembolik referandumda yaşanan olayları halkın bilgisine getiren gazetecilerin, hapislik istemiyle baskı altına alınması, halkın çözüm ve AB üyeliği yönünde kullandığı oylarla ters düşmektedir. Halkımız gerek genel seçimlerde gerekse referandumda kullandığı oyları ile her şeyin şeffaflaşmasını, yasalarımızın, yaşam standardımızın AB normlarına uydurulmasını ve demokrasinin tam anlamıyla ülkeye yerleşmesini istemiştir. Bugün muhalefette bulunan siyasi partilerin de halkın referandumdaki kararına saygı duyduklarını açıklamaktadırlar. Bu açıklamalar gerçek ise, ülkede yaşanan baskılara son vermek, demokrasinin yerleşmesini sağlamak, daha iyi bir yaşam ve AB standartlarını yakalamak için, milletin vekillerini göreve davet ediyoruz."

 KTAMS: Hedef, Kıbrıs Türk halkı ile dünya

arasında örülmeye çalışılan ağları berhava etmek

Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası (KTAMS), 25 Mart 2003'te Doğancı'da yapılan sembolik referandum üzerine yazılar yazan ve daha sonra yapılan referandum sürecine katkı koyan gazetecilere okunan davaların, "demokratikleşmeyi ve %65 referandum sonucu Kıbrıs Türk halkı ile dünya arasında örülmeye çalışılan ağları berhava etmeyi hedeflediğini" belirtti.

KTAMS Genel Sekreteri Ahmet Kaptan, yaptığı yazılı açıklamada, halkın referandum hakkını engelleyemeyen statükocu güçlerin, referandumda %65 ile kendisini ifade eden halk iradesine karşı saldırıya geçtiğini ifade etti.

KTAMS Genel Sekreteri Ahmet Kaptan, "bilim ve aydınlanma çağında gazetecilere düşüncelerinden dolayı dava okuyan köhne zihniyeti" kınadığı açıklamasında, hükümet ve meclisi düşünceyi suç sayan antidemokratik yasaları ivedilikle kaldırılmak için göreve çağırdı.

DAÜ Birlik ve Dayanışma Sendikası: Özgür düşünce yargılanamaz

Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Birlik ve Dayanışma Sendikası, gazetelere dava açılmasına tepki göstererek, özgür düşüncenin yargılanamayacağını belirtti.

24 Nisan referandum sonrasında gerekli mesajları almayan bazı çevrelerin basını hedef alan bombalama olaylarından sonra yüce yargıyı kullanarak özgür düşüncenin önüne geçmek istediğini üzülerek gördüklerinin belirtildiği açıklama aynen şöyle:

"Ülkemizde yapılan referandum sonrası gerekli mesajları almayan bazı çevrelerin basını hedef alan bombalama olaylarından sonra yüce yargıyı kullanarak özgür düşüncenin önüne geçmek istediğini üzülerek görmekteyiz.

İki yıla yakın bir süredir; geride bırakılan yerel seçim dönemi, Annan Planı tartışmaları ve son olarak da referandumda ülkemizde yaratılmaya çalışılan toplumsal bütünleşme ve fikirsel özgürlük gibi ülkemizin geleceğine hiçbir etki altında kalmaksızın büyük katkı koyan bazı basın kuruluşları ve bu basın kuruluşlarının önde gelen bazı yönetici ve yazarlarına karşı açılan davalar toplumumuzu derinden yaralamıştır.

Yaklaşık bir ay önce yapılan referandumda toplumumuzun yüzde 65 gibi büyük bir çoğunluğu tarafından onaylanan Avrupa Birliği ölçütlerinde insan hakları ve basın özgürlüğü ülkemizde maalesef bir kez daha sınıfta kalmıştır.

Geçtiğimiz aylarda yine gazetecilerimize yöneltilen davaların geri çekilmesi beklenirken eski davalara eklenen yeni davalar bildik çevrelerin hâlâ daha bazı işler peşinde olduğunu göstermektedir.

Toplumumuzun hâlâ daha devam etmekte olan çözüm ve AB mücadelesine karşı yürütülmeye çalışılan bu tür "düşünceyi hapsetmeyi" amaçlayan girişimler karşılarında Kıbrıs Türk halkını bulacaklardır.

Bugüne kadar ülkemizde yapılan hiçbir bombalama ve şiddet olayı sonuçlanmazken, devam etmeye çalışılan derin devlet anlayışı karşısında ülkemizde hükümet olan tüm ilerici güçleri göreve çağırır, olayda sorumluluğu bulunan tüm kişilerin hemen görevden alınmasını talep ederiz.

Halkımızın barış ve demokrasi için verdiği mücadele mutlaka başarıya ulaşacaktır! Herkesi bu gerçeği kabul etmeye, bu bilinçle hareket etmeye ve halkın iradesine saygı göstermeye davet ederiz. Bugüne kadar statükoya karşı yürütülen mücadelede ülkemizin basın değerlerinin ortaya koyduğu katkıya teşekkür eder, özgür düşüncenin vereceği tüm toplumsal mücadeleye katkı koyacağımızı tüm kamuoyuna duyururuz."

----------------------------------------------------------------

21 yıl hapis istemiyle hakkımda dava okununca,

Yenidüzen Gazetesi'nde

Cenk Mutluyakalı'nın isyan içinde yazdığı yazı:

----------------------------------

Süleyman Ergüçlü’ye de dava okunacaktı ha!..

 Yani, gün gelecek, Süleyman Ergüçlü’ye de vatanı ve askeri ve devleti ve bir başka devleti bilmem ne yapmaktan (tazyik, teyfik ve tenzih gibi İbranice birkaç kelime) dava okunacağını söyleselerdi hayatta inanmazdım.

Bir yana bırakıyorum, bu ülkenin en anlı şanlı mücahitlerinden bir babanın oğlu olmasını...

Yine bir yana bırakıyorum, bizzat kendisinin kum torbaları üzerinde ve mazgal delikleri arasında karşıladığı onca sabahı....

Ve bir yana bırakıyorum, “Kıbrıs Türk mücahidinin sesi” ve soluğu ilklerden oluşunu!...

“Askeri kurumlar”, Türkiye ve devlet kurumları konusunda, benim şahsi fikrim “tutuculuğa” varan bir anlayışla ve bu kadar ‘hassas’ ve bu kadar özenli ve bu kadar ‘dikkatli’ bir başka gazete yöneticisi tanımamışımdır.

Her haberin arasından cımbızla ayıklar kimi ifadeleri, söker ve atar... Hele de Kıbrıs Türkünün üzerine titrediği kurumları küçük düşürecek tek kelime istemez. İtiraz kabul etmeyen buz gibi bir yüz ifadesiyle yapar bunu ve siz izah etmeye çalışırken, bir başka haberi incelemeye başlamış, konuyu kapatmıştır çoktan...

Öyle imalı, iğneli başlıklar falan da istemez...

Şimdi birileri beni inandıracak ki, Süleyman abi, yani Süleyman Ergüçlü, devleti küçük düşürücü yazıları bizzat yayınlatan kişi!..

***

Vallahi delirdiler!!!

 

Cenk Mutluyakalı
Yenidüzen
9/11/2003

-------------------------------------------------

Süleyman Ergüçlü'nün 21 yıl hapsi isteniyor.

Kıbrıs Gazetesi'nin 5 Kasım 2003

tarihli manşet haberi:

Statüko basına savaş açtı

Basına Baskı

ERGÜÇLÜ'NÜN 21 YIL HAPSİ İSTENİYOR: 25 Mart'ta Doğancı'da yapılan 'sembolik referandum' ve polis müdahalesiyle ilgili olarak KIBRIS Gazetesi'nde yayın yapılmasına izin verdiği gerekçesiyle KIBRIS Medya Grubu Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Ergüçlü'nün toplam 21 yıl hapsi isteniyor. Ergüçlü için istenen hapislik cezası, Başaran Düzgün için istenen 10 yıl ve Hasan Hastürer için istenen 11 yıllık cezanın toplamından oluşuyor

BÜYÜK TEPKİ: Ülkemizde çözüm ve AB'yi isteyen halkın iradesini yansıtan basın, hapislik istemiyle art arda gelen davalar nedeniyle baskı altına alınmaya çalışılıyor. Bu durum dün aynı cephede statükoya karşı büyük mücadele veren siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri tarafından şiddetle kınandı. Ancak statükodan beslenen bazı derneklerin, ülkede infial yaratan bu duruma alkış tutması dikkat çekti

GAZETECİLER BİRLİĞİ: 'SİNDİRME, KORKUTMA, SUSTURMA...': Gazeteciler Birliği Başkanı Süleyman Ergüçlü, dava okunan gazetecilerin ortak bir özelliği bulunduğunu, bunun da halk iradesi doğrultusunda yazılar yazmasından kaynaklandığını söyledi. Bu davranışı, çözüm ve AB isteyen kesimleri sindirme hareketi olarak niteleyen Ergüçlü, 'Bu hareket, açıkça, halkın çözüm ve AB iradesi doğrultusunda yayın yapan kuruluşları baskı altına alma, korkutma ve susturma amacına yöneliktir' diye konuştu

BASIN SEN: 'ONURLU KALEMLERE UZANAN ELLERİ LANETLİYORUZ': BASIN-SEN Başkanı Kemal Darbaz, Kıbrıs Türk halkı üzerinde korku salmaya çalışan güçlerin, bunu gazeteciler üzerinden giderek yapmaya çalıştığına dikkat çekti. Darbaz, onurlu kalemlerin her birine yöneltilen saldırıların basın emekçilerini tek yumruk haline getirdiğine işaret ederek, şunları kaydetti: 'Basın Emekçileri Sendikası, Kıbrıs Türk halkının gözü, kulağı ve dili olma iddiasını taşıyan onurlu basın çalışanlarının her birine uzanan elleri bir kez daha lanetliyor' 

TALAT: 'BOŞUNA UĞRAŞIYORLAR, TARİHE GÖMÜLECEKLER': CTP-Birleşik Güçler Genel Başkanı Mehmet Ali Talat, basına okunan davaları 'akıl' ve 'mantık dışı' olarak niteledi ve statükonun çökerken her yolu deneyeceğinin bir göstergesi olduğunu söyledi. Talat, statükonun boşuna uğraştığını, çünkü 14 Aralık seçimlerinde tarihe gömüleceğini kaydetti. Mehmet Ali Talat, 'Bu davayı ve benzeri akıl dışı, gerici baskıları yakından devam edeceğiz ve bunları geri püskürtmek için gereğini yapmaya devam edeceğiz' dedi

AKINCI: 'KORKUNUN ECELE FAYDASI YOK': BDH Genel Başkanı Mustafa Akıncı, asıl suçlunun Kıbrıs Türk halkının referandum hakkını elinden alanlar olduğuna dikkat çekerek, bu suçu işleyenlere karşı yazı yazanların şimdi suçlu sandalyesine oturtulmak istendiğini vurguladı. Yapılanları statükonun son çırpınışları olarak değerlendiren Akıncı, 'Ancak korkunun ecele faydası yoktur. Kıbrıs Türkü çözüme, barışa, demokrasiye, insan haklarının geçerli olacağı bir düzene ve AB'ye ulaşmasını başaracaktır' şeklinde konuştu

ÇABP: 'BASKI UYGULUYORLAR': ÇABP adına yapılan açıklamada, Kıbrıs Türk halkını daha güzel günlere taşımaktan öte bir arzusu olmayan aydınların korkutulmaya ve cezalandırılmaya çalışılmasının kabul edilemez olduğu vurgulanarak şöyle denildi: ' Kıbrıs'ta çözüm ve Avrupa Birliği sürecine destek veren herkesi hain ilan eden, insanların kuklalarını meydanlarda yakan kişi ve kesimler saldırılarına devam ederken, halkın doğru bilgi almasını sağlamaya çalışılanlara uygulanan bu baskı yöntemi kabul edilemez'

DURDURAN: 'BARIŞ İSTEMLERİNİ SUSTURMAK İSTİYORLAR': YBH Dışilişkiler Sekreteri Alpay Durduran, 'Anlaşılan barış istemi o kadar güçlü ki, barışa karşı olanlar, halkın barış istemlerini susturmak için olağanüstü önlemlere başvurmak zorunluluğu hissediyorlar' dedi ve ekledi: 'Halkın demokrasi için harekete cesaret etmemesi için kullanılan iç ve dış düşmanların artık öyle anlaşılır olmaktan çıkmasına sebep olacak yayınların övünülen demokrasiye sığmaz olması, ileri yönde gelişmeleri belirlemektedir'

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ: 'DAVA AÇANLARI KUTLUYORUZ': İnsan Hakları Derneği Lefkoşa Şube Başkanı ve Genel Merkez Yönetim Kurulu adına Erkan Eğmez, gazetemiz aleyhine açılan davaları yeterli görmediklerini belirterek, 'KIBRIS yayın kuruluşunun yazı işleri müdürü ile köşe yazarı aleyhine dava açan yetkili mercileri derneğimiz kutlamakta ve tam destek vermektedir' ifadesini kullandı.

 

------------------------------------------------------------------------

 

Hasan Pulur'un "Olaylar ve İnsanlar" köşesi, Milliyet gazetesi

24 Eylül 1981

 

Ana Sayfa