24 Temmuz 2001

 

Aklımızı başımıza alalım

 

   Bir kavga ortamında yuvarlanıp gidiyoruz... İçimizde müthiş bir hiddet ve kızgınlık... Bir kesim, doğru veya yanlış, bir hareket mi yaptı?... Hemen onun karşısına örgütlü bir şekilde çıkmamız lazım... Gerekçemiz de hazır... “Meydanı boş bırakamayız...” Hangi meydandan, meydanı kime bırakmaktan söz ediyoruz?... Hangi siyasi eğilimden olursak olalım hepimiz kardeş değil miyiz?... Dertlerimiz aynı değil mi?... Sevinçlerimiz müşterek değil mi?... Niye kavga ediyoruz?... Bu gerginlik niye?... Niye provokasyonlara kapılıyoruz ve niye provokasyona kapılıp yeni bir provokasyon yapıyoruz?... Anlamak zor... Ama sürekli geriliyoruz...

   Bu gerginliğin ortadan kalkması için esas görev, parlamentodaki siyasi partilerindir... Yani küçüklü büyüklü kitleleri peşinden sürükleyen siyasi oluşumların... Kitleleri peşinden sürükleyen siyasi oluşumların liderlerinin, toplumun hayati çıkarlarını etkileyecek hatalar yapma hakkı ve lüksü yoktur... Bu siyasi oluşumlar birbirleriyle konuşmak, asgari müştereklerde buluşmak ve iç barışı sağlamak zorundadırlar... Görüşleri ne olursa olsun, sorunları ne olursa olsun...

   Siyasi parti mensup ve yöneticileri, parlamentoya girdikten sonra milletin vekilleridir... Falan siyasi görüşün temsilcileri, filan grubun çıkarlarını koruyan kişiler değildir... Dolayısıyla, iç barışın sağlanması gibi en temel ve hayati bir konuda aralarında görüş ayrılığı olması kabul edilemez... Eğer varsa, birileri bir yerlerde yanlış yapıyor demektir ve bu yanlışını en kısa zamanda görerek düzeltmek zorundadır...

   Bu küçücük ülkede çok yönlü provokasyon vardır... Bu ülkede, halkın genel eğilimlerinin tam tersine siyasi oluşumlar da vardır... Bunlar her zaman olacaktır... Olmaması arzu edilir, fakat olmaması mümkün değildir, olacaktır... Ancak, kesinlikle olmaması gereken, arkalarında kitleleri sürükleyenlerin, bu grupların çizgisine inerek siyaset yapmalarıdır...

   Benzer şeyler şu sıralar aktif olan ve gerginliğin bir parçası olan sivil toplum oluşumları için de söylenebilir... Ancak sivil toplum oluşumlarının böyle etkin olabilmeleri ve bazılarının devletimizi yıkma, bazılarının da devletimizi koruma misyonlarını üstlenmeleri, siyaset alanında yaratılan boşluktan kaynaklanmaktadır... Siyasi boşluk o kadar büyüktür ki inisiyatif alması gereken siyasi partilerimizden bazıları gidip sivil toplum oluşumlarının çatısı altına girmektedir... Bazıları ise tamamen seyirci kalmaktadır... Siyasi partilerimiz ve siyasilerimiz, oluşan bu gerginlik ve hoşgörüsüzlük ortamının doğrudan suçlusudurlar...

   Eğer bu ülkede, sendikalar, dernekler, cemiyetler, asli işlerini bir yana bırakarak siyaset yapıyorlarsa ve eğer devletin tüm demokratik ve anayasal mekanizmaları ortada dururken, bazı örgütler devleti koruma gibi bir misyonla eylem yapıyorsa, siyasilerimiz “Nereye gidiyoruz” diye düşünmelidirler... Eğer iç barışı sağlayamıyorsa, bu yönde adım atmayı gerekli görmüyorsa ve siyasetin sokağa taşınmasına ve ilgisiz oluşumların eline terk edilmesine itiraz edemiyorsa, parlamento ne işe yarar?...

   Demokratik ülkelerde parlamento her şeydir... Hükümet, kurumlar, sivil toplum örgütleri görüşlerini ve tavırlarını ortaya koyar, ama çareyi, çözümü parlamento üretir... Siyaseti parlamento ortaya koyar, siyaseti siyasetçiler yapar...

   Tamam, demokrasimizin eksikleri var... Gidermek için uğraşalım... Çok önemli sorunlarımız var... Çözmek için gayret sarfedelim... Ama ille de öncelikle iç barışı sağlayalım, birbirimizle konuşalım, birbirimize hoşgörülü olalım, uzlaşma zemini arayıp bulalım... Savaş baltalarını gömelim...

   Bunu tüm siyasetçilerimizden ve siyasi partilerimizden bekliyoruz... Çünkü onlar doğruyu bulmak zorundalar... Bu onların görevi... Çünkü onlar değişik görüşler taşıyan tüm halkın temsilcileridir... Toplumun bölünmesine, kamplara ayrılmasına fırsat verme hakları yoktur...

 

Ana Sayfa